Donald Trump, İran savaşı için gerçekte boyutları günden güne genişleyen bir durumu küçük gösterme çabasına işaret eden bir ifade kullandı: “Small potatoes” (küçük patatesler). İngilizcede önemsiz konular için kullanılan bu ifadeye karşın, İran ile yürütülen savaş gerçekten “küçük ve önemsiz bir mesele” ise, ABD yedi ayın ardından neden bu dosyayı hâlâ kapatamadı?
Bu çelişki, Beyaz Saray’ın siyasi anlatısı ile savaşın stratejik gerçekliği arasındaki uçurumun en önemli göstergelerinden biridir. Washington’ın ilk hesaplamalarına göre kısa, sınırlı ve belirleyici beklenen bu savaş, artık etkileri askeri alanın ötesine geçerek enerji, ekonomi, bütçe, bölgesel güvenlik ve hatta ABD’nin iç siyasetine sirayet eden çok katmanlı bir krize dönüşmüş durumdadır.
Trump, başından beri belirli bir hesap üzerine yatırım yaptı: Yoğun askeri baskının, İran’ı kısa sürede Washington’ın taleplerini kabul etmeye zorlayacağı düşüncesi. Bu hesap, sadece İran’ın askeri kapasitesi hakkında yapılan bir tahmin hatası değil, aynı zamanda Tahran’ın direnme iradesinin yanlış okunmasından kaynaklanan çok daha büyük bir yanılgıydı.
İran, savaş planlayıcılarının aksine, baskı arttıkça hızla geri adım atan bir aktöre dönüşmedi. Bu durum, tek bir askeri saldırıyla sona ermesi beklenen denklemi, süresi uzadıkça ABD için maliyeti katlanan bir yıpratma sürecine evirdi. İşte bu noktada, kullanılan “küçük patatesler” ifadesi, sahadaki stratejik gerçeklikle bütünüyle çelişmektedir.
Bir savaşın stratejik ağırlığı, yalnızca gerçekleştirilen askeri operasyonların sayısıyla veya karşı tarafa verilen fiziksel zararla ölçülemez. Bir savaş, ancak çevresindeki ekonomik ve güvenlik düzenini sarsmaya başladığında gerçek stratejik önemine kavuşur. İran ve ABD arasındaki çatışma, tam da bu noktada küresel bir krize dönüşmüş durumdadır. Bu krizin en kritik ayağını ise enerji sektörü oluşturmaktadır.
Hürmüz Boğazı, dünya ekonomisi ve enerji piyasaları için hayati bir öneme sahiptir. Bu su yolundaki gemi trafiğinde yaşanabilecek kalıcı bir aksama, sadece İran ve ABD arasındaki askeri bir mesele olmanın ötesine geçer; doğrudan enerji fiyatlarını, nakliye maliyetlerini, endüstriyel üretimi ve nihayetinde farklı ülkelerdeki yaşam maliyetlerini etkiler. Bu durum ABD için de özel bir risk taşımaktadır. Halihazırda yüksek yaşam maliyetleriyle mücadele eden Amerikan aileler için akaryakıt fiyatlarındaki olası bir artış, dış politika meselesini hızla bir iç siyaset krizine dönüştürebilir.
Bu nedenle, Donald Trump'ın Hürmüz Boğazı'ndaki durum ve deniz trafiğinin sürekliliği konusunda defalarca açıklama yapmak zorunda kalması tesadüf değildir. Eğer bu savaş gerçekten "marjinal" bir mesele olsaydı, dünyanın en önemli enerji geçiş güzergâhlarından birindeki trafiğin normalleşmesi, ABD Başkanı'nın temel gündem maddelerinden biri haline gelmezdi. Ancak mesele yalnızca yakıt fiyatlarıyla sınırlı değildir.
Aylarca süren askeri operasyonlar; muazzam mühimmat tüketimi, ekipman yıpranması, birliklerin sevkiyat maliyetleri, hasar gören tesislerin onarımı ve artan operasyonel giderler anlamına gelmektedir. Bu maliyetler füze ateşlendiği anda hissedilmese de, devlet bütçesinde ve savaşın finansal bilançosunda kendini açıkça göstermektedir.
Öte yandan, çatışmaların sona ermesi savaş maliyetlerinin sıfırlanacağı anlamına gelmemektedir. Ekipman ve mühimmatın ikmali, askeri altyapının yeniden inşası, zarar gören personel ile ilgili tazminatlar ve ordunun operasyonel kapasitesini savaş öncesi seviyeye getirme çabaları yıllarca sürebilir.
Nitekim Forbes dergisinin Cumartesi günü yayımlanan raporunda da vurgulandığı üzere; savaşın sona ermesi, ABD için maliyetlerin bittiği anlamına gelmemektedir. Çatışmanın finansal yansımaları on yıllar boyunca devam edebilir. Bu durum siyasi açıdan kritik bir öneme sahiptir; zira Trump operasyonların sona erdiğini ilan etse bile, savaşın ağır finansal faturasını yok sayamaz.
Aslına bakılırsa, Trump'ın önündeki en büyük zorluk, siyasi söyleminde sıklıkla dile getirdiği "askeri zafer" ile Amerikan kamuoyuna somut şekilde hissettirilebilecek olan "stratejik kazanım" arasında sağlam bir bağ kurabilmektir.
Amerikalı seçmen, nihayetinde son derece basit bir soruyla karşı karşıya kalacaktır: "Bu savaş bana ne kazandırdı?"
Eğer bu sorunun cevabı, artan akaryakıt fiyatları, yükselen yaşam maliyetleri, bütçeye binen ek yük ve süregelen ekonomik belirsizlik olursa, zafer anlatısı uzun süre ayakta kalamayacaktır.
Bu mesele, Financial Times tarafından yayımlanan son anket sonuçları ışığında çok daha kritik bir boyut kazanmaktadır. Ankete göre Trump'ın icra performansından duyulan memnuniyet %33 seviyesine gerilemiş, Amerikalıların %64'ü ise performansından duyduğu memnuniyetsizliği dile getirmiştir. Cumhuriyetçi seçmenler arasında dahi, ekonomik yönetimden duyulan memnuniyet yalnızca %53 olarak tespit edilmiştir.
Bu veriler ışığında, İran'a yönelik yürütülen savaş artık üçüncü bir cepheyi de beraberinde taşımaktadır: “Amerika'nın iç siyaseti.”
Donald Trump, İran'la yürütülen savaşın askeri sonuçları konusunda kendi anlatısını şekillendirebilir; ancak milyonlarca Amerikalının ekonomik deneyimini yönetmekte aynı başarıyı gösteremez. Halk, benzin fiyatlarını, gıda maliyetlerini ve banka hesaplarındaki durumu Beyaz Saray'ın açıklamalarıyla kıyaslamaz; sonuçları kendi günlük yaşamlarında bizzat görürler.
Bu açıdan bakıldığında, savaşı önemsiz gösterme çabası, bir iletişim stratejisinden çok, olası sonuçlarından duyulan derin bir endişenin göstergesi olabilir. Maliyetler arttıkça, ABD yönetiminin savaşı daha az maliyetli gösterme ihtiyacı da kaçınılmaz olarak artacaktır.
Ancak asıl sorun, gerçeğin kelimelerle sonsuza dek küçültülemeyeceğidir. Trump savaşa "küçük patatesler" diyebilir; fakat 7 aylık savaş süreci, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim, artan askeri harcamalar, enerji üzerindeki baskı ve azalan kamuoyu memnuniyeti, tablonun tamamen farklı bir yüzünü ortaya koymaktadır.
Nihayetinde, bir savaşın başarısı başkanın tanımlamasıyla değil, geride bıraktığı sonuçlarla ölçülür. Eğer ABD, aylarca süren mücadelenin ardından hâlâ Hürmüz Boğazı'ndaki trafiği normalleştirmek, ekonomik maliyetleri kontrol altına almak ve çatışmanın gerçek kazanımlarını açıklamak için çabalayıp duruyorsa, bu savaşı küçük bir mesele olarak nitelemek güçtür. Belki de Trump için asıl mesele, bugün "küçük patates" dediği şeyin, başkanlığı döneminin en büyük dış politika faturalarından birine dönüşme potansiyelidir; bir fatura ki, bunun önemli bir kısmı belki de Ortadoğu'da değil, bizzat Amerika'nın içinde ödenecektir.
yorumunuz